Beynin Tümü Daha Önce Fark Edilmemiş Büyük Bir Nöron mu?

THE ANGELS AND THE GUIDES

5 Şubat 2015 tarihinde Bethesda; Maryland’deki Gelişen Yenilikçi NöroTeknolojiler Girişimi aracılıyla yapılan Beyin Araştırmaları Toplantısında, Seattle’dan Allen Beyin Bilimi Enstitüsü’nin Başkanı Christof Koch, gerçekten de çok şaşırtıcı bir şey açıkladı: Ekibi ile birlikte, beynin her iki yarısı boyunca yayılmış daha önceden fark edilmemiş üç claustrum (beyin merkezinde neokorteksin içi kısmına bitişik nöron tabakası) nöronunun olduğunu ve bu hücrelerden birinin de çok büyük olduğu sanki “dikenli çalılardan bir taç” gibi tüm beynin çevresini sardığını söyler.

View original post 342 kelime daha

ZİHNİN MUHTEŞEM GÜCÜ – Gregg Braden

THE ANGELS AND THE GUIDES

greggBen bilim adamı olarak yetiştim. Altyapım pozitif bilimler, fizik bilimi, dünya yer bilimi gibi. 1960’larda 70’lerde bu eğitimi alırken, bugün konuştuğumuz iç dünyamız, içsel düşüncelerimiz; duygularımızı, inançlarımızı, etrafımızdaki dünyayı etkileyecek herhangi bir şeyi konuşma imkanı o zamanlarda yoktu ve her şey direkt deneyime dayanıyordu.

View original post 3.324 kelime daha

Yanılsama 

Etrafınızda gördüğünüz eşyaların, şeylerin hepsi yanılsamadır. Neden? Varoluşta atomlardan oluşmayan madde yoktur. Atomlar, şimdi bildiğiniz üzere, enerji paketlerinden oluşur. Şimdi, o paketlere isimler veriyor ve birbirinden ayrılarmış gibi yapıyor olabilirsiniz, ama gerçek şudur ki,

devamı….. Kaynak: Yanılsama – Konsey (Mesaj 115)

Toksik Aile

Aile ortamı, çocuğun hayatı tanıdığı, anlamaya çalıştığı, beşeri ilişkilerini öğrendiği ilk yuvadır. Anne karnında bile gerginlikleri hissettiği, kalp atışlarının hızlandığı deneylerle saptandığı bilinirken, ev ortamındaki kargaşa kim bilir onun dünyasını nasıl etkiliyordur? Birçok hastamla konuşurken çocukların yanında tartışmadıklarını söylemişlerdir. Bence bu da çok doğru değil, çünkü hayatımız hiçbir zaman güllük gülistanlık değildir, çatışmalar, tartışmalar her zaman olabilir; önemli olan çocuğa kavga etmediğinizi göstermek değil tartışmanın sonunda onun yanında konuyu bitirip

devamı: Kaynak: Toksik Aile

Heidi’nin Gerçek Hikayesi – İsviçre’nin Karanlık Yüzü

Bir çoğumuzun özellikle de çocukluğunu 80’ler ve 90’lar da yaşayanların severek takip ettiği çizgi film kahramanı Alp Dağlarının sevimli kızı Heidi’yi hepiniz bilirsiniz. Peki ya heidi’nin gerçek hikayesi? Al yanakları, eskimiş elbiseleri ve kocaman yüreğiyle herkese yardıma hazır bu kız çocuğu, hatırlarsanız çoğu kez çıplak ayaklarıyla resmedilen heidi’nin gerçek hikayesi ve onun esin kaynağı

devamı:   Heidi’nin Gerçek Hikayesi – İsviçre’nin Karanlık Yüzü üzerinden

yaşayarak kendini geliştiren sen

images

Güneşin gezegenleri selamlamaya durduğu,
Seni dünyaya ödünç veren gündeki gibi,
Varsın ve durmaksızın büyüdün o günden beri,
Dünyaya adım atarken uyduğun yasa gereği.
Böyle olmalısın, kaçamazsın kendinden,
Bunu söyledi kahin kadınlar, peygamberler bunu söyledi;
Ne zaman parçalayabilir, ne de herhangi bir güç,
Yaşayarak kendini geliştiren, belirlenmiş biçimi.
Goethe

Jung on Film (1957)

Bu röportaj, Houston Üniversitesi Psikoloji Bölümü için Dr. Richard I. Evans tarafından Carl Gustav Jung ile Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü’nde 1957 yılında (5-8 Ağustos tarihleri arasında) yaptığı görüşmelerden derlenip toplanmıştır.

çeviride de emeği geçenlere teşekkür ederiz, çok değerli çalışmalar…ayrıca blog yazılarını da incelemenizi tavsiye ederim  http://birnevidipnot.blogspot.com.tr/

 

Kadın başarısından rahatsız, “rahatsız beyin”ler-edebiyathane.com

2017-01-05_131905

Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok!.. Onların keyfine kalmış işim!.. Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü… Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi… Yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar…” DEVAMI

falan filan için 32 sebep

A-mans-hand-writing-007

bir hızlı çağdayız ki tarifsiz

saat başı yeni teknolojik ilerlemelere şaşırmıyoruz bile

bir kere hız hakim olunca, diğer alanlara da bulaştı

hayat hızlıymış yetişmek lazımmış

koşmak lazımmış

ölmeden önce şu 65 yeri görmek lazımmış

evlenmeden önce şu 43 aktiviteyi yapmak

çocuk doğurmadan önce şu 24 kitabı okumak şartmış

hayat kısaymış mutlaka şu tüm zamanların en iyi 87 filmini izlemek gerekmiş

 

okuması kolay, resimli, rengarenk sayfalarda

hızla verilen mesajların da lezzeti var elbette

altı doldurulmadan cımbızla çekilen cümleleri bir çırpıda okuması da zevkli

ama anlık bir coşku, anlık bir gaz vermenin ötesine geçemiyor

 

bir kitabı açıp okumayı;  gardan otobüse binip yolculuğa çıkmaya ve yol üstünde ne varsa izlemeye, yolun tadını çıkarmaya, görüntülerin arasındaki bağı hissetmeye benzetirsek

resim üstü cümlelerle hızla verilen mesajlar ancak o yolculuğun mola yerleri olur

bir anının bazı yerlerini hatırlamak gibi

bir şarkının birkaç kelimesini mırıldanmak gibi

kesintili haz

 

yolun bütününün farkında olmak

olduğun yeri anlamak için şart

mola yerleri arasında uyuyup nerelerden geçtiğini bilmeden varacağın yere gitmek

hızlı ve dolu dolu yaşamak değil

tam tersine boşluklarla doldurmak yaşamı sanki…

 

alışveriş listesi benzeri okumalıklar

biraz yavan kaçıyor.

 

(zng #16)

 

Masum sendromu

hand-garden-flower-dandelion

tanımadığınız biri için “nedense sinir oluyorum şuna” dediğiniz oldu mu?

herhangi biri olabilir; mahalle kasabının dükkanında gördüğünüz bir adam, parkta otururken karşınızdaki banktan sırıtarak sizi izleyen bir ergen, telefonundan mesajlaşırken arada etrafına kahkahalar atan gençler, televizyon reklamındaki yeni nesil oyunculardan biri…

“nedense” sinir olmamızın “nedeni” vardır elbette; onu farketsek dünya sorunlarının kökenine yol açılacak ve o yoldan çıkışı bulacağız.

çünkü o yol hepimizin kendi içinde olan “nedense nedeni” doğuran bir “negatif program”.

dünyanın bize karşı olduğunu hissettiren zaman zaman; sonra birinin çıkıp “kendini bu kadar önemseme” diyerek dünyanın karşımızda olacağı kadar önemli değiliz mesajını iliklerimize işleten.

“nedense” kızmalarımızın nedeni, neden biz olalım ki?

bankta otururken karşısındaki ergenin sırıttığını gören kadın, tam şemsiyesini kafasına indirmek için ayağa fırladığında, yanıbaşından gülerek geçen genç kızın o ergene doğru koştuğunu görür; aslında arkasında bir yerde duran o kıza sırıtmaktadır ergen.

neden kızmıştı kadın?

reklamlarda gördüğü oyuncuya oldum olası sinir oluyordu, aman canım nedense nedendi ama sinirdi işte.

kişisel gelişimle ilgilenmeye başlayalı beni en çok sarsan “insana dair gerçeklerden” biri, asla hazır olmayana verebileceğin bir şey olmaması idi.

içinde aldığını koyabileceği boşluk yoksa, büyükannemin “sokma akıl” dediği zorlama dersler yerlere saçılacaktır, ziyan olacaktır.

içinde boşluk açmak ve oraya “daha olumlu” yeni bir şey koymak; asıl devrim bu.

her insanın “nedense nedenlerine” başkasını sorumlu tutmak yerine kendi içine dönerek, insanlarla bağını zedeleyen, mutsuz eden davranışlarının sorumlusunu gördüğünü düşünün…herkesin kendi kapısının önünü süpürmesi gibi

o boşluklara, o boşlukları yaratmaya ihtiyacımız var.

“vardır bir nedeni, aman bana ne canım, eeh canım öyle istedi, yapmıştır bir şey yoksa neden kızayım”

dünya; kendisi hata yapmayan, geri kalan herkesin hata yapabilitesinden yüzde yüz emin olan yedi milyar insanla dolu.

kimse, kendisi hata yapmadığı, iyi niyetten dolup taştığı ve hep yanlış anlaşıldığı, anlaşılamadığı için oluyor olanlar(!)

baktığı yönü ara sıra değiştirmeye ihtiyacı var insanlığın; ya gerçek nedenler senin içindeyse…

 

(zng #15)

ANALİTİK PSİKOLOJİ SÖZLÜGÜ-CARL GUSTAV JUNG – Enantiodrornia (Enantiodromie/Enantiodromia):

783715044303919910-680x365Enantiodrornia “zıddına dönüşmek” demektir. Herakleitos’un felsefesinde bu kavram zıtlıkların zaman içindeki oyununu belirtmek için kullanılır – var olan her şeyin zıddına dönüşeceği görüşü.
”Yaşamdan ölüm, ölümden yaşam; gençlikten yaşlılık; yaşlılıktan gençlik; uyanmaktan uyumak; uyumadan uyanma gelir; oluş ve bozuluşun akıntısı asla hareketsiz durmaz”,
“inşa etme ve yıkma, yıkma ve inşa etme – doğal yaşamın en küçüğünden en büyüğüne her döngüsünü yöneten ilke. Evren ilk ateşten meydana geldiği gibi, yine aynısına dönüşmelidir-
uzun dönemler içinde ölçülü seyreden ikili süreç, sonsuza kadar tekrar tekrar sahnelenen oyun” Nitelikli yorumcuların sözleriyle Herakleitos’un enantiodromia’sı budur. Kendisi de şöyle der:
Bizim için iyi olan zıtlıktır.
İnsanlar çelişkili olanın kendisiyle nasıl uyum içinde olduğunu bilmiyorlar. Yayla lirin uyumu gibi bu, birbirine zıt gerginliklerin uyumu.
Yaya (j3ıdç), yaşam (/3/oç) denir ama işi öldürmektir.
Ölümlüler ölümsüz, ölümsüzler ölümlüdür, başkalarının ölümünü yaşama ve başkalarının yaşamına ölme.
Canlar için ölüm su, su için ölüm toprak olacaktır. Fakat su topraktan, can sudan gelir.
Malın altının, altının malın karşılığı olması gibi her şey ateşin, ateş her şeyin karşılığıdır.
Yukarı çıkmakla aşağı inmek aynıdır.

Enantiodromia terimini bilinçdışında zaman içinde zıtlığın ortaya çıkması karşılığında kullanıyorum. Belirgin özellik taşıyan bu fenomen pratikte, bilinçli yaşama uç noktada tek taraflı bir eğilim hükmettiğinde hemen her zaman meydana gelir; zamanla aynı derecede güçlü bir karşı konumlanma oluşur, bu da önce bilinçli performansa ket vurur, ardından bilinçli denetimi yarıp geçer. Enantiodromia’nın iyi örnekleri: Aziz Pavlus’un ve Ramon Llull’un inancını değiştirmesi; hasta Nietzsche’nin kendisini Mesih’le özdeşleştirmesi, tanrılaşması ve sonraki Wagner nefreti; Swedenborg’un bilim insanından kahine dönüşmesi vb.

-JUNG

zng #14 Başka pencereden farklı görünür

69f321da39bc953ea4d6bb349bd61a69

çok gülesim geliyor
gülemiyorum
manasızlık hissi daha çok

yazar neden yazar? soru bu..merak ediliyor
bulaşıkçı neden bulaşık yıkar?
aynı şey değil, ilk tepki
aynı şey demedik ki..neden onu merak ediyorsun da bulaşıkçıyı etmiyorsun?

ya da pilot neden uçurur?
peki sanattan olsun örneğimiz, flütçü neden flüt çalar?

birini meraka değer, diğerini sıradan yapan şey nedir?
senin yüklediğin değer olmasın sakın
senin ve senin ve senin
efendim genel böyle düşünür
peki genel böyle ne zamandır düşünür?
yani yazarın yaptığı iş merak edilecek çok nokta barındırır ama bulaşıkçı hayır
yazar değerli, bulaşıkçı değil gibi bir his
bir fikir genele nasıl yayılır? örneğin bir devlet başı bulaşıkçılığı konuşmaya başlasa birkaç gün üstüste sürdürse popüler olur meslek ve merak edilmeye başlar
bu sadece bir algı sorunu
efendim yazarlık zor bulaşıkçılık kolay ne var ki onda?, ama yazarlık öyle mi yaa
peki okuyor musun?
hayır vaktim olmuyor
ama yazarlığın çok mühim bişey olduğunu biliyorsun
nerden?
büyüklerin öyle dediği için..

verdiğiniz değeri yüklediğiniz anlamı sorgulayın

herkes “elinde ne silah varsa” kullanır

bu belki yakıcı yıkıcı makinelerdir

belki sözcüklerdir

belki sosyal medyadaki “beğen” butonudur

ama “amaç” aynıdır; bir mesaj iletmek…

aynı lisanı kullanmak, aynı dili konuştuğumuz anlamına gelir mi?

bunun cevabını iyi düşünmek gerek

kaygı gütmek enerjiyi ziyan etmektir bana göre

çünkü iletmek istediğin mesajı “iletebiliten” sadece sana bağlı değildir

gören, duyan, okuyan kişinin “algı sistemi”ne de bağlıdır

bir terzinin yaptığı elbise her bedene uymaz

bedenine uymayan elbiseye burun kıvırabilir veya mutlaka uyan biri vardır diyerek hakkını teslim edebilir

bunları yönetmekle yani “neden beğenmedin kardeş” analiziyle uğraşmak anlamsızdır, terzinin işi dikmek, yazarın işi yazmak

isteyen giyer üstüne istemeyenin elbet üstüne uyan başka bir “dil” vardır.

eleştirileri ya da mesajları kendini gözden geçirmek için kullanabilir kişi

ama laf yetiştirmeye zaman harcamak yerine üretmeye devam etmelidir

çeşitlilik, renklilik, hoşgörü ve naiflik…

olmazsa olmaz değil ama olursa hayata tat verir

kasları ve ruhu gevşetir, farkındalığı uyandıracak sessizliği sağlar

güzeldir 🙂

 

Eckhart Tolle-AYDINLANMA: DÜŞÜNCENİN ÜZERİNE YÜKSELMEK

0d246de
Siz büyürken kendinizle, kim olduğunuzla ilgili -kişisel ve kültürel koşullanmanıza dayanan- bir zihinsel imaj oluşturursunuz. Buna hayalet benlik, ego diyebiliriz. O zihin faaliyetinden oluşur ve ancak kesintisiz düşünmeyle sürdürülebilir. Ego terimi farklı insanlara farklı
şeyler ifade eder, ama ben burada onu zihinle bilinçsizce özdeşleşme sonucunda yaratılan sahte benlik anlamında kullanıyorum.

Ego için şimdiki an mevcut değildir. O sadece geçmişi ve geleceği önemli görür. Gerçeğin bu tam tersine çevrilişi egosal zihnin bu kadar bozuk-işlevli oluşunun nedenidir. O daima geçmişi canlı tutmakla ilgilenir, çünkü geçmişiniz olmadan siz kimsinizdir? O varlığının
sürmesini sağlamak ve orada bir tür rahatlık, kurtuluş ya da doyum aramak için kendisini sürekli geleceğe projekte eder. O der ki: “Bir gün bu ya da şu gerçekleştiğinde ben iyi, mutlu, huzurlu olacağım.”

Ego şimdi ile, yaşanan an ile ilgileniyormuş göründüğünde bile, onun gördüğü şey şimdi değildir: O yaşanan anı geçmişin gözleriyle gördüğünden, onu tümüyle yanlış algılar. Ya da, yaşanan anı -hedefe götüren-bir vasıtaya indirger, ki bu daima zihnin projekte ettiği
gelecekte yatan bir hedeftir. Zihninizi gözlemleyin, bunun böyle işlediğini göreceksiniz.
Şimdiki an özgürlüğün anahtarını barındırır. Ama, siz zihniniz olduğunuz sürece şimdiki anı bulamazsınız. Aydınlanma, düşüncenin üzerine yükselmek demektir. Aydınlanmış halde, siz düşünen zihninizi yine, gerektiğinde kullanırsınız, ama bunu eskisinden çok daha odaklanmış ve etkili bir biçimde yaparsınız. Onu çoğunlukla pratik amaçlarla kullanırsınız, ama şimdi istemdışı iç diyalogdan kurtulmuşsunuzdur ve içsel bir sessizlik ve sükunet vardır.

Siz zihninizi kullandığınızda, ve özellikle yaratıcı bir çözüme ihtiyacınız olduğunda, her birkaç dakikada bir düşünce ile sessizlik, düşünce ile düşüncesizlik arasında gidip gelirsiniz. “Düşünce”sizlik hali düşüncesiz bilinçtir. Ancak bu şekilde yaratıcı biçimde düşünmek
mümkündür, çünkü ancak bu şekilde düşünce gerçek bir güce sahip olabilir. Düşünce, çok daha geniş bilinç alemine bağlı olmadan, tek başına hızla kısır, anlamsız ve yıkıcı hale gelir.

zng #13 Asıl anlamayan?

Ben günlük hayatın akışında, geçim sorunları, yaşamının gidişatı vb. konularla meşgul normal hiç kimsenin, sokaklardaki aşırılığa balıklama daldığına inanmıyorum. Fanatik programlanmış ve özel oluşturulmuş bir güruh kalabalıkları rahatça yönlendirebilir, bunu memleket insanının tepkisel yapısını da çok iyi bilenlerin organize etmesi zor değil.

Yan baktı diye bakanı öldürüp yıllarını içerde geçiren az kişi mi var? Formül ortada, bu formülü kullanan yönlendirmeyi, kışkırtmayı fazla zorlanmadan yapabiliyor. Dolayısıyla belli bir bilinçaltı programın ürünü davranışları sergileyenlerin hepsi aynı derecede pay sahibi değil aşırıklarda. Ama evet içindeler…ve ama evet o yönlendirenler etkisizleştiğinde formül işlemeyecek.

Buraya kadar olan kısım nasıl çözülür o ayrı konu, ben başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Bu formül ısıtılıp kullanıldığı her an, bu formülün dışında kalanların da hep aynı tepkiyi vermesi…akıl mantık bilimle, ileri görüşüyle, bilgisiyle yaşamını örmeye çalışan bu kesim öfkesine bahane yaratırken hala zorlanmıyor. Aşırılıklarda kullanılan insanlara ezberletilen bir dil var, diyor ki: “ben barış istemiyorum, ben haklıyım, benim dediğim olur vs vs”. Diğerleri de çıkıp şöyle diyor: “hayır efendim nasıl barış istemezsin?” Hadi buyrun şimdi!

Yahu adam barış istemiyorum, kan istiyorum diyor, sen hala çıkıp “nasıl istemezsin, yanlışsın, isteyeceksin” diyorsun. Bu dilin işe yarayacağı saplantısı, diğer formülün içindekilerin saplantısıyla aynı, bana göre fark yok. Tüm bağıranlar “ben haklıyım” diye bağırıyor, peki ne olacak bunun sonu? Haklı olduğunu kabul ettirmek için elinde ne var? Ve mesele zorla kabul ettirmekte mi acaba? Öyle olsaydı dünya kurulduğundan beri bunca acı yaşanır mıydı?

Sanmıyorum.

“Ben kardeşlik, barış, huzur, güven istemiyorum” diye çığlık atana hala “hayır efendim insan olan bunları ister, nasıl istemezmişsin” azarını yapanı da ben anlamıyorum. “Çözüm istemiyorum” diyen adama “olmaz insan olmak bunu gerektirir, isteyeceksin” dediğinde “ha tamam insan olmaksa madem…” deyip aklının başına geleceğini sanmakla harcanan enerjiyi toplasak şehri aydınlatırdı kesin.

Belki de bu dünyayı tek anlamayan benim, tüm iç dökmem bundan…

Su kaynıyor…sen hala ordan “olmaz kaynayamaz!” Yahu kaynıyor. Demek ki atarla, azarla, dayatmak ve diretmekle olmuyor, olmayacak; bu belli.  Aşırılık hangi “tarafa” kayarsa kaysın “ajitasyona bağlı coşku ve ardından ajitasyona bağlı hüzün” getiriyor. Aşırılıklarda kazanan hiçbir zaman geniş kitleler olmamıştır, üç beş tüccar kazançlı çıkar, kalanı acı çeker.

“Sesini çıkar, susma!” diye bir dürtme var. Altı doldurulmayan her söylem olumsuz harekete neden oluyor. Ne demek “ses çıkarmak” diye fikri olmayan, bunu ses tellerini çalıştırmaktan ibaret bir tepki sanıyor. O sesler çıktıkça daha çok negatiflik her yanımızı sarıyor, çünkü o ses çıkarmak işi sanılan şey değil, ses çıkarmak bağırış çağırış, azar, atar, bilgiçlik, ajitasyon değil.

İşin kısası, bir kısır döngü en sert biçimde işliyor, içindeyken bundan çıkmanın farklı olasılıklarını kavrayamıyoruz. Bu çarkın bir yerinden dışarı kafamı çıkarayım, ordan bakayım dediğinde çarka sıyırıp yaralanabilirsin ama asıl “ses çıkarmak” budur: Herkesin ezbere baktığı yerden kafanı çevirmek. Bir tepkiyi vermeden önce kendimizi durdurup derin nefes almak, bu tepkinin daha önce işe yarayıp yaramadığını hatırlamak…başka türlü düşünmek, başka türlü konuşmak, başka türlü davranmak.

Milyon kez denenip aynı sonuç alınan durumları tekrarlamak, belki bu sefer farklı olur diye umut etmek?…Einstein amca sen boşuna kafanı yormuşsun.

Ruh sağlığımızı kimlere emanet ediyoruz?

Okunası:      Ruh sağlığımızı kimlere emanet ediyoruz?

zngblog notu:
Şu gerçekten soru işareti bende, hani malum üzücü olaydan sonra başladı ya bir “denetim, düzenleme vs.” konusu…merak işte bendeki, bir spiritüel gelişimciyi denetleyecek, ona “tamam sen oldun, artık enerji çalışması ve koçluk yapabilirsin” diyecek olanın yetkinliği nereden gelecek? Bu konu matematik, kimya vs öğretmek gibi bir şey değil ki sınavlarımı vereyim öğretmen olayım.
“Kişisel” gelişimini herkesin “kendi” yolunda sürdürmesi gereken bir alanda, işi gücü “kendi yolunda yürümene” deneyimleriyle ışık tutmak olan kişilere “bak artık düzenleme getirdik şu yoldan yürüteceksin danışanlarını” demek bana göre tuhaf. Birinin eline mühür ve yetki vermek onu alanında yetkin yapmaz hele spiritüel alanda buna sadece gülünür. Spiritüel alanda öğrencilik hiç bitmez ve öğretmen-öğrenci ilişkisi özeldir ki öğretmen de kusursuz değildir, bu yolda yürümeye bir adım atmadan yolun niteliğini anlamak imkansızdır ve yönlendirmeye çalışmak bence asıl felaketlere davetiye çıkarır.
Bana göre en etkili düzenleme, danışanların herhangi bir terapiye ya da çalışmaya katılmadan önce “sağlık raporu” getirmesidir. Böylece öğretmen ya da danışman-koç onu kabul edip etmemesi gerektiğine karar verir. Sonuçta o sağlık raporu imzalı, mühürlü ve yetkinlerden geliyor değil mi?